• Evrim Olmadan Bilim Olur mu?

    Evrim Olmadan Bilim Olur mu?

  • Orta Doğu'daki Krizler

    Orta Doğu'daki Krizler

  • Vefatının 21. Yılında Türkeş ve Teşkilatçılık

    Vefatının 21. Yılında Türkeş ve Teşkilatçılık

  • Vefat ve Başsağlığı

    Vefat ve Başsağlığı

  • Deniz Bölükbaşı'na Rahmetle

    Deniz Bölükbaşı'na Rahmetle


“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır”

 
Ana sayfaFaaliyetlerTÜRK OCAKLARI ANKARA ŞUBESİ CUMARTESİ KONFERASLARI

TÜRK OCAKLARI ANKARA ŞUBESİ CUMARTESİ KONFERASLARI

2015-12-01

Hacaloğlu Konuşmasında;

Gençler,
İdris ağabeyimiz, Türk Milliyetçiliğine, Türk Milliyetçiliği ülküsüne ömrünü adamış bir ağabeyimizdir. Halen de bu ülkü uğruna büyük fedakarlıklar yapmaktadır. İdris ağabeyimiz, Türk Ocağı henüz Ankara’ya taşınmadan, İstanbul’dayken, öğrencilik yıllarında Türk Ocakları’yla tanışmış ve o günden bugüne kadar da Türk Ocaklı olup, Türk Ocaklarına büyük hizmetler vermiştir şu anda hizmet verdiğimiz bu mekânı da Türk Ocaklarına kazandıran İdris Yamantürk, Türk Milliyetçiliği ülküsünü kendine şiar edinmiş bir ağabeyimizdir. Özgeçmişi okunduğunda hepiniz gördünüz. Benceİdris ağabeyimin özgeçmişini iyi okuyun hafızalarınızda yer etsin. Nereden nereye geldiğini örnek almalısınız, sizden sonra gelenlere de örnek göstermelisiniz. Ben İdris ağabeyime bizi kırmayıp,engin tecrübelerinden faydalanmak ve bizleri aydınlatmak için davetimizi kabul ettiklerinden dolayı kendilerine hoş geldiniz diyor, şahsım ve Ankara Şubesi adına saygılarımı sunuyorum. Abimiz cumhuriyet çocuğu ve cumhuriyetin kazanımlarını çok iyi hazmetmiş, çok iyi bilen birisi. Bizi de bugün bu konuda aydınlatacağını ümit ediyorum. Abiciğim sizi kürsüye davet ediyorum buyurun.

       Gençleri selâmlayarak konuşmasına başlayan İdris YAMANTÜRK

Şehirlerimizi, evimizi iyi planlayamadığımız için Tandoğan’dan buraya yürüyerek geldim, onun için geç kaldım, özür dilerim. Efendim, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Ben de sizin gibi o sıralardan geliyorum şimdi doksanıncı yaşımın içerisindeyim. Allah’a şükrediyorum. Henüz bunamadık, hizmete devam ediyoruz. Ben hatıralarımı yazmak için çok zorlandım. Ben zorlanmadım aslında beni zorladılar. Bana her yaz diyene, ‘’Bu millet Müslümanım diyor, Kur’an okumuyor, cumhuriyetçiyim diyor, Atatürk’ü okumuyor, beni neden okusun?’’ diyordum. En son iki veya üç sene önce rahmetli Süleyman Demirel’i ziyaret ettim. Süleyman Demirel ile benim uzun bir geçmişim var. Bana hatıralarımı yazıp yazmadığımı sorduğunda ona da aynı cevabı verirken bana: ‘’Yaz İdris.’’ Dedi. Tabi o yazmalısın sözünü ben emir telakki ettim. Bütün arkadaşlığımıza rağmen bir cumhurbaşkanının böyle demesi beni onore etti. Ben hatıratımı yazdım. Yazarken ‘’ Şu işi yaptım, bu işi yaptım.’’ gibi çok basite indirgenmiş bir üslup yerine Türkiye’yi anlatmak istedim. Benim çocukluğumda Türkiye neydi? Ben Rize’nin Çamlıhemşin kazasında, kazanın da beş altı kilometre yukarısında onaltı hanelik bir köyde doğup büyüdüm. Bizim ailemiz oraya sonradan gelip yerleşmiş Türklerdendir. Eski soyadımızdan anlıyorum ki biz, İran üzerinden Türkiye’ye gelmişiz. Çamlıhemşin’ de üç sınıflı bir okul vardı. Benim o okula gidebilmek için sekiz yaşımı bitirmem gerekiyordu. Çünkü bir metre civarında kar yağardı bizim oraya. Benim de boyum zaten belki bir metre belki yüz yirmi santimetre idi. Kar altında kalmamam için biraz büyümem gerekti. Farklı bir Türkiye’ydi. Ben tamamen Türkiye’yi anlattım. Neticede Türkiye, okulsuz, hastalıklı bir Türkiye idi. Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan evvel, Osmanlı’dan biz ne aldık derseniz, itibardan başka bir şey almadık dersem doğru söylemiş olurum. Biz bu toprakları Yunanlılardan, Fransızlardan aldık. Bedelinde kan verdik. Kan vererek aldığımız topraklarda oturuyoruz. Sevr ile bize bırakılan topraklar, bu toprakların %20’si kadar bir yer. Yani Konya Ovası’nın iki katı kadar takriben. Yani Cumhuriyetçiler başarısız olsaydı eğer, bu topraklarda Müslümanlık olmayacaktı, bu topraklarda milli devlet olmayacaktı. Ben Doğu Karadeniz’de bacılarım falan bir Pontus çocuğu olacaktım. Güneyden  gelenler, Antep’ten, Adana’dan, Maraş’tan gelenler Fransız olacaktı, Antalya’dan gelenler İtalyan olacaktı. İstanbul ise işgal altında olacaktı. Yani Türkiye’de biz, Türk Milleti olmayacaktık. Böyle bir ülkede dünyaya geldik. Okuma yazma oranı %3. Bu, yazılı bir kağıdı ters tutmuyorsa okuma yazma biliyor demek oluyordu. Ben öyle anlıyordum. Okuma yazma derken bu arada hemen bir şey söyleyeyim. Bir iftira var. Bazıları, ‘’Bir gecede alfabe değişikliği sebebiyle insanlar cahil kaldı.’’ diyor. Yok öyle bir şey. Zaten okuma oranı %3. Okumanın da seviyesi bu. Dolayısıyla, Türkiye’de ilim kitaplarıyla dolu kütüphaneler mi vardı ki halk bir gecede cahil kalsın. Bunu bana söyleyen birisi üniversite mezunu. Ben de: ‘’Arapça’da sesli harf yok, sesli harf olmadığı için kelimeyi bilmezseniz yazamazsınız, sessiz harflerle yazılır ve okumanız için kelimeyi bilmeniz gerekir.’’ dedim. Bir çocuk üç senede Arapça okuma yazma öğreniyordu. Halbuki Latin harfleriyle biz, üç ayda okuma yazma öğrenmiştik. Ben bir köylü çocuğu olarak, hemen hemen hiç okuma yazma bilmeyen bir ailenin çocuğu olarak öğrendiysem herkes de öğrenebilirdi, nitekim de öğrendi. İşte böyle bir Türkiye.
Türkiye’ de benim liseyi bitirdiğim seneler bile kırkbeş kadar lise vardı. Onbeşi İstanbul’daydı. Gerisi Anadolu’ya yayılmıştı. Karadeniz’deki  liseler; Trabzon, Samsun, Kastamonu ve Zonguldak’ta idi. Başka yoktu. Ben Rize’nin Çamlıhemşin’inden Hopa’ya neden gittim? Çünkü Pazar’da ortaokul vardı ancak kalacak yer yoktu. Hopa’da vardı, Hopa’ya gittim. Ama arada Ardaşen var orada yok, arada Fındıklı var orada yok, Arhavi var orada yok. İlçeleri sayıyorum. Hopa da vardı. Hopa ya gittim. Yani Rize de ortaokul vardı ancak. Ve böyle bir yokluk içindeydik. Türk insanı hastalıklıinsandır.Yanisıtma,verem, şark çıbanı; doğulu arkadaşlar varsa bilirler bunu,  büyük yaşlı insanların bu hastalıkla malul olduklarını. Evet böyle bir ülkede bir tane sanayi bacası yoktu, bir tane. Türkiye bir kilo çimento üretemiyor, bir kilo demir üretemiyor, bir kilo şeker üretemiyordu. Böyle bir ülkeydi. Böyle bir ülkeden bugün ikiyüz milyar kilowat saat elektrik, bunun değeri  takriben otuz milyon doların üstünde. Yahut yetmişbeş milyar lira.Çimento; sıfır çimentodan yetmişbeş milyar çimentoya, şeker üç bin tonun üzerinde. Gübre öyle. Yani her şey Cumhuriyetin eseri. Hani Cumhuriyetle bir şey yapılmadı diyenler varya doğru söylemiyorlar.Yani insanlar bana göre doğru söylemeli. Biz tilki değiliz kurnazlık yapıp yalan söyleyerek belleğimizi sürdürelim. Biz insanız. Allah bizi insan yapmış ve insan olarak yaratmış ve yalnız insanlar konuşuyor. Yalnız insanlar konuşarak maksadını anlatabiliyor. Bu bakımdan böyle bir Türkiye. Mesela size iki misal daha vereyim. Benim çocukluğumda koyun bir lira , vergisi altmış kuruştu. Afedersiniz inek üç liraydı,vergisi doksan kuruştu. Yni on tane koyunu olanın altısı vergiydi. Böyle bir ülkede Cumhuriyeti kuranlar bize böyle bir ülke emanet etti. Ve bu  ülkeyi kuranlar millidirler ve milliyetçidirler.                  Biz sizinle sohbete geldik,aslında arkadaşlar bana öyle söylediler, bizimle sohbet yapar mısınız diye. Yani tek taraflı konuşmaya çok devam etmek istemiyorum. Sizinle dialog halinde olmak istiyorum çünkü sizin nerede olduğunuz beni çok alakadar ediyor. Benim sizin yaşlarınızda torunlarım var. Onlar benim gbi düşünüyorlar. Çocuklarımda benim gibi düşünüyor, Allaha şükür. Benim gençlik arkadaşım neredeyse, benden epey geride ama Yücel Bey burada. Şimdi bu Türkiyeyi kuranlar milliyetçidirler. Mustafa Kemal daha harp içinde yani Yunan harbi içinde esir aldığı Trikupis in kılıcını almayarak dostluk adımı atıyor. İzmir de ayağına serilen Yunan bayrağını çiğnemeyerek  ‘’ Kaldırın bunu. Hiçbir milletin bayrağı çiğnenmez. ‘’ diyerek dostluk adımı atıyor. Yani dokuz eylüle kadar kendisine doğrultulmuş namluları dostluk köprüsüne çeviriyor. Mustafa Kemal ve arkadaşları hiçbir yerde istilacı kuvvetlerin komutanları olmamıştır. Hepsi müdafaa anında olmuştur. Bir istilacı kuvvetin komutanları değildirler Mustafa Kemal ve arkadaşları. Rahmetli Osman Okyar vardı. Hacettepe de Profesör. Onun babası Fethi Okyar ın kitabını okudum.  Gençte değildim bundan takriben 30 sene kadar önceydi. Okuduk. Fethi Okyar Atatürk ün sınıf arkadaşıydı ve Türk başbakanıdır. Cumhuriyet öncesi başbakanlardan birisidir. Rauf Orbaydan birisi evvel birisi sonraydı. Şimdi hatırlamıyorum kusura bakmayın. Derne’ye gitmişler. Derne için savaşmışlar. Derne, Libyanın doğusunda bir balıkçı köyüdür. Ben ilk geçtiğim zaman geç kalmıştım. Hiçbir şey görmedim Derne’den. Ama sonradan iki defa daha gitmek nasip oldu.  Derne sahilde kumun başladığı bir çöl köyü.  Balıkçı köyü diyebileceğim bir yer. Burasının adı vatan olmazsa bizimkilerin ne işi vardı orada. Vatan telakki ettikleri için oraya gitmişler. Bu milli duyguları biliyorsunuz.  Atatürk’ü yeter derecede okumayanlar okusunlar. Türk milliyetçileri Atatürk ün yanında degilseler yanlış yerde  duruyorlar demektir. Bu benim kesin kararım budur.
Atatürksüz bir Türk milliyetçiliği düşünülemez. Bu günlere gelmek bize kolay olmadı. Türkiye de içtiğimiz her suda, yürüdüğümüz her yolda, yaktığımız her ışıkta Cumhuriyetçilerin alın teri var. Naçizane benim de var. Allaha şükrediyorum.  Mesela İstanbul Ankara arasında Boludan herhalde hepiniz geçmişsinizdir. Bolu Dağı da Cumhuriyetçilerin yaptığı 4. Yoldur. Kaynaşlı’dan gelir dağa tırmanırdı. Ben o yoldan geçtim. Sonra altmışlı yılların başında Bolu dağından bir yol geçirdi kara yolları, övünüyorlardı. Bolu dağında çok yağmur yağdığı zamanlarda kayan araziye sahip bir zemini vardı. Övünüyorlardı kara yolları sahiplerinden birisi. Sonra o yolu iki gidiş iki geliş yaptılar. Yani bu Türkiye de üzerinden gittiğimiz her yol en az ikinci Cumhuriyetin yoludur. Üçüncü kademe dördüncü kademe de vardır, çoktur. Ben bunların bir çoğunu dolaştım. Türkiye de gitmediğim dört beş il var. Birisi Kırklareli, ötekiler doğuda. Ama Siirt e de gittim, Bitlis e de gittim. Ne bileyim Diyarbakır, Mardin,Erzurum…  Erzurumu zaten bilirim. Erzurumlu sayılırım. Dört sene orada okudum. Gittim. Yeni Türkiye’yi böyle imar ettiler. Bu birden olmadı. Rahmetli Remzi Oğuzubençok anarım. Remzi Oğuzu bilmeyenler için söylüyorum, gençler için. Remzi Oğuz devlet tarafından  Fransa da  arkeoloji eğitimi almış bir Profesör. Ve Fransa da okurken bile kahvelerde gördüğü Türk çocuklarını ‘’ Burada ne işiniz var? Bugün Türkiye için ne yaptın? ‘’ diyesual sorup milleti silkeleyen bir yapıya sahipmiş. Ben orayı bilmiyorum. Türkiyeye geldikten sonra tanıştım. Ben kendisini tanıdığım zaman 1950 seçimlerinde milletvekili olmuştu. Adana milletvekili idi. Kendisi Adana’nın Kozan ilçesindendi. Allah rahmet eylesin. 1954’ün zannediyorum Mart ayında -3 Nisan’da- Toroslar’da düşen  bir uçakta rahmetli olmuş idi. Bizim üniversitede, ilk konferans vermesi sağlayanlardan biri bendim.  Ve konferansında şöyle demişti: “ Gençler ne mutlu size ki hiçbir meselesi halledilmemiş bir ülkenin çocuklarısınız. Nereye elinizi atarsanız meşhur olursunuz. ”  Yani bir şey beklemek değil, bir şey yapmak, zorlukları yenmek bizim vazifemizdir.
Bir başka şeye geleceğim.  Burayı kapatıyorum, atlıyorum.  O da şu; Türkiye’de devamlı bir kavga var. Milliyetçilerle daha ziyade solcular arasında. Bu kavgayı milliyetçiler başlatmadı Allah bir hakkı için söylüyorum. Yücel buradadır, bilir. Biz başlatmadık bu kavgayı. Ben aslında hiç kimse ile kavga etmedim. Solcularla da tanışırım, onlar da benimle kavga etmeye cesaret edemediler. Benim size tavsiyem; kavgayı değil, yumruğu değil, elinizi açık tutun tokalaşmak için. Elinizi açık tutacaksınız. Bir Çin atasözü var. Bunu şuurumuza hepimiz yerleştirelim: “Gülen bir yüze hiç kimse tüküremez.” Bu bir Çin atasözü. Dolayısıyla milliyetçiler, mademki biz Türk milliyetçisiyiz, madem ki biz bu yolda yürüyoruz o zaman herkesi sevmeye mecburuz. Birisi kavga ediyorsa kendi fikrinden emin değildir. Kendi fikrinden emin olan insanın kavga etmesi için hiçbir sebep olduğuna inanmıyorum. Bu vesile ile Türk milliyetçileri hem milleti sevme iddiasında olur hem de insanlarla kavga etmez.
Size bir hatıramı anlatayım. Ben üniversitede iken Abuzer Özdemir diye bir arkadaşımız var. İnşaat fakültesinde okuyordu, Marksist ve Kürtçü idi. Ben de tanışıyorum kendisi ile. Benim bir arkadaşım -Allah rahmet eylesin- Fındıklılı bir arkadaşımdı Kamil diye. Bir gün geldi dedi ki: “İdris sen bu arkadaşla niçin konuşuyorsun?” “Nesi var?” dedim. Ben biliyorum ne diyeceğini fakat istiyorum ki Kamil söylesin. Dedi ki: “Bilmiyor musun bu buz gibi bir komünist!” “Biliyorum ama sen benden mi korkuyorsun yoksa Abuzer’den mi korkuyorsun? Benden korkuyorsan korkma, Abuzer beni kandıramaz. Beni şimdiye kadar kimse kandıramadı. Ama Abuzer’den korkuyorsan ondan da hiç korkma. Onu dünya gelse kandıramaz.” Yani kısacası, belki biz iki gün de konuşabiliriz ama ben sizinle diyalog kurmak istiyorum. Yani siz neredesiniz, ne yapıyorsunuz, ne düşünüyorsunuz? Benim bu söylediklerimde; benim torunlarım dahil, benim iş yerinde çalışanlarım da dahil, ben fikrimi söylerken kendilerine hiçbir zaman empoze etmedim. Ben fikrimi söyledim ve arkasından ilave ettim. Bu söylediklerim sesli düşünmemdir benim. İtirazı varsa herkes söylesin. Şimdi sizinle burada bir diyalog kurmak istiyorum bir dede torun olarak.

Türkan Hacaloğlu:
“Abi, Türk milliyetçileri solcularla kavga ediyor diyelim ama milliyetçi, milliyetçi ile kavga ediyorsa ne yapmak lazım?”
İdris Yamantürk:
Efendim, kavga benim işim değil, ben hiç kavga etmedim. Yani gençliğimden beri kavga etmedim. Hala ortaokul ve liseden arkadaşlarım var. Görüşüyoruz, telefon ile görüşüyorum. Burada, Ankara’da, olanlar bile var. Mesela, milletvekilliği, bakanlık ve meclis başkanlığı yapmış olan Cahit Karakaş benim liseden arkadaşım. O solcuydu ama ben değilim. Ama şimdi biz görüşüyoruz, konuşuyoruz. Kavga bizim işimiz değil. Biz fikrimiz varsa söyleriz, onun fikri varsa dinleriz.

Dinleyici:
“Öncelikle hoş geldiniz, ellerinizden öperim. Bu ülkede neden Atatürk, Müslümanlık ve milliyetçilik dendiğinde öcü gibi bakıyorlar? Neden Atatürk, İslamiyet ve milliyetçilik dendiğinde öcü görülmüş gibi korkuluyor?”
İdris Yamantürk:
İslamiyet’ten önce şunu söyleyeyim, islamiyetten öcü gibi korkulduğu yok. Eğer laik devleti yok sayarsanız, gidin İran’a bakın. Laik devleti yok sayarsanız gidin Suudi Arabistan’a bakın. Arabanın ön koltuğunda bile oturamıyor kadınlar. Ben bütün İslam alemini bayağı gördüm. Mesela Endonezya’ya üç defa gittim. Malezya’ya dört veya beş defa gittim. Pakistan’a keza öyle… Suudi Arabistan’a kaç defa gittiğimi hatırlamıyorum. Irak’ta iki sene çalıştım. Yirmi beş seneden beri Libya’dayım. Ben bu ülkelere gittim ve etrafa baktım. Görmek için baktım. Yani din devletini getirdiğiniz takdirde bazı yanlışlıklar olabiliyor. İçinizde belki bilenler vardır Kur’an’da bir ayette diyor ki: “ Herkes bu Kur’an-ı Kerim’i kendi idraki ölçüsünde anlayacaktır.” Yani bir buçuk milyar Müslüman varsa bir buçuk milyar Müslümanlık anlayışı da var demektir. Dolayısıyla biz hangisine itibar ederek bir din devleti olacağız? Atatürk’ü öcü gibi görenler ise;
1-Türk milletinden olmayabilirler.
2- Atatürk’ü kendi görüşlerinde engel olarak görebilirler.
Yani Atatürksüz bir Türk Milliyetçisi olmaz, Atatürksüz bir milli devlet olmaz. Benim yazıhanemde Osmanlı’dan bir iki mirasım var. Birisi bana hediye edilen tuğralar. İkincisi, Budapeşte’de bir ziyaretimde bizi Türkiye’de de askeri ataşelik yapmış bir emekli albay gezdirdi, Macar. Bir yere götürdü. Bir mezar taşı, mezar taşında aynen ifade etmeye çalışacağım. Şöyle yazıyordu: “145 yıllık Türk hakimiyetinin son Buda Valisi Abdurrahim Abdi Arnavut” Niye Budapeşte değil de Buda? Nehrin sağ tarafı Buda sol tarafı Peşte. Sonradan kurulmuş. Onun için Buda Vadisi diyorlar. 145 yıllık Buda Vadisi… Abdurrahim Abdi sanki soyadıymış gibi Anayurt demiş. 70. Yaşında bu yerin yakınında Eylül ayının bilmem kaçıncı günü maktül düştü. Yani öldü. Kahraman, düşman da rahat uyusun diyor. Bir tek o var benim elimde Osmanlı’dan kalan. İstanbulda camiler saraylar var. Sarayların borcunu da cumhuriyet ödedi. 1935 yılının uygulanmış bütçesi rakamları 194 buçuk milyon tl’dir. 194 buçuk milyon tl’nin 105 milyonu düyunu umumiye borcudur. Düyunu umumiye demek genel borçlar demektir. Yani bir yere değil de genel borçlar. Yani geriye kalan 90 milyona bile varmıyor. 195 deseniz 105’i borç, 90’ı milli bütçe. Yani bu sarayların bedelini de biz ödemişiz. Yani sizin dedeleriniz ödemiş. Cumhuriyet ödemiş. Kolay bir şey değildir. Yani Türkiyede, ben kendimin hayatını yazarken bazı şeyler yazdım. Mesela Erzurumdan bizim köye ben yaya gittim. Ortaokul talebesiydim. 4 gün. Son yattığımız yer katır çuvallarının üzeriydi. Bir yaylada… Kaçkarların güney tarafında. Hiç şikayet etmeden yaptım. Şikayetçi olsam beni burada görmezdiniz. Buraya gelemezdim. Onun için yani Atatürksüz bir cumhuriyet olmaz. Onlarsız devlet olmaz.

Dinleyici:
-Efendim ikinci kez soyadı konusu geçince dikkatimi çekti sormak ihtiyacı hissettim. Eski soyadınıza göre irandan gelmişsiniz.
İdris Yamantürk:
-Gülapoğluyuz. Gül suyu demek. Hemşinde bizim köyde 16 hanede 6 haneyiz. Ama  o 6 hane bugün Türkiyede belki 50-60 hane olmuştur. Bizim köyün bir başka mahallesinde 5 hane var. Bu sözüm onlar için de geçerli. Belki 50-60 hane de onlar vardır. Gülapoğlu. Ailemizden  bir vesika da var, almışız. Bizim ailede tesadüfen 3 tane molla ismi var. Bizim ailenin bizim köydeki kurucusu Molla Osman. Ondan sonra Molla Memiş efendi Kaçkarların eteklerinde bir yerde bir namazgahı var. Hayal ediyorum ki bir gün helikopterle oraya çıkar namaz kılarım. Şimdi, bir başkası… daha evvelki. Biz başka köye gelmiş ondan sonra bizim mahalleye gelmişiz. Yani elimizde vesika var. Ama bunu kullanmıyoruz. Soyadı kanunundan sonra 7-8 tane soyadı var bizim ailede maalesef. Keşkebir tane olsaydı.

Dinleyici:
-Benim düşündüğüm de Buda’dakiarnavut adı da soyadı gibi dediniz. Acaba soyadı bir şekilde soyadı kanunundan önce kullanılıyor muydu?
İdris Yamantürk:
-Şimdi Kıbrıs’ta hala bizim eski usül var. Herkes babasının adıyla anılıyor. Kıbrısta bir işimiz var ben ara sıra gidip geliyorum. Yani bu soyadı böyle anılıyor. Ama bizim Hemşindeki aileler mesela Demircioğulları, Tumanoğulları… Tuman elbise demektir. Bir yabancı kelime değil. Ben Divanı lügatittürkü aldım. Oradan bizim Hemşindekullanılan  birçok kelimeyi orada buldum. Divanı lügatittürk 1070de falan yazılmış iddialı bir lügat. Yani türkçeninarapça ve farsçadan daha üstün bir dil olduğunu ispat için yazılmış bir kitap. Ben baktım bizim orada ön ek ve son ekleriyle beraber 2 bine yakın kelime kullanılıyor. Hemşinde. Ama çok kelime var hala kullanılıyor. Mesela 1000 sene evvelki kelimeler bizim köyde kullanılıyorsa bu insanlar bir yerden gelmiştir.

Dinleyici:
-Türk milliyetçiliğiyle islamiyet arasındaki ilişki… Nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
İdris Yamantürk:
-İslamiyet bizim dinimiz. İyi ki bizim dinimiz. Ama ben islamalemini dolaştım. Mesela fas’a da 2 defa gittim. Tunus Cezayir ve Fasa ikişer defa gittim. Biz olmasak galiba bu müslümanlık bugünkü haliyle bu kadar güzel olmazdı. Ama müslümanlığı bizim insanlarımız… mesela, şimdi yavaş yavaş okuyor. Eskiden başında bir kep ile camiye gelirlerdi. Şimdi bakıyorum camiye gelenlerin sayısında kep ile gelenler yüzde 2-3 falan. Böyle başını örtenler.  Mesela farzı kılıp cumadan çıkıyorum ben. Çünkü Allahın emri bana farz olarak gelmiştir. Sünnet peygamber kılmış diye şey yapılıyor. Ben peygamberle yarışmıyorum böyle bir şeyim yok haşa. Ben bana emredileni kılar çıkarım. Onun dışında milletle müslümanlık arasında bir çelişki yok. Müslümanlık dinimizdir. Bizim milliyetçiliğimiz… bir defa milliyetçiliği biz tarif edersek daha doğru olur. Milleti sevmektir milliyetçilik. Bu kelime de Namık Kemalin kelimesidir. Çok böyle parça parça söylüyorum ama kusura bakmayın.  Çünkü böyle bir yazılı sıra takip etmedim. Niyetim sizinle sohbet etmekti. İnşallah önümüzde daha var, yaparız beş on dakika daha devam ederiz.

Dinleyici:
-Hocamteşekkür ederiz konuşmanız için. Konuşma biraz milliyetçilik içine sıkışıp kaldı ben daha başka bir soru sormak istiyorum. Siz bu cumhuriyet döneminde iktisadi hayatın içerisinde aktif olarak yer almış bir iş adamısınız. Sormak istediğim soru şu. Türkiyede iktisadi hayat içinde sizin tecrübe ettiğiniz en önemli kırılma noktaları nelerdir? Ve özellikle sormak istediğim de 24 ocak 1980. Bir iş adamı gözüyle nasıl değerlendirirsiniz?
İdris Yamantürk:
- Türkiye… 1 dolar 84 kuruş iken cumhuriyet hayata geçmiştir. Ve 1946 yılına kadar 1 lira-102 kuruş seviyelerinde seyretmiştir. Yani demek ki çok istikrarlı bir dönem var. Ve orada 282 kuruş olmuştur. 1958de enflasyon dolayısıyla 902 kuruş olmuştur.  O güne kadar, yani 1950'ye kadar daha istikrarlı giden şeyde cumhuriyetçilerin Lozan'da kendilerine Lloyd George tarafından yapılan tehdidi dikkate aldıklarını anlıyorum. Nedir o tehdit? Lloyd George diyor ki, "Siz nasıl olsa bize geleceksiniz ve bizden kredi isteyeceksiniz. O zaman sizinle konuşuruz.Onun için o güne kadar her şey çok ekonomik olmuştur. Mesela Ankara'da Kızılay'daki Çankaya'ya doğru giden cadde, bu genişlemesine 1950'li yıllarda ulaşmıştır. Daha dardı bu ama onu görenler, "Yahu biz bunu nasıl asfaltlayacağız?" diyebilmişlerdir. Lüksten kaçınmışlardır. !950'de yatırımlar biraz hızlandı. Türkiye'de dört tane şeker fabrikası vardı, geriye kalan bütün şeker fabrikalarının büyük bir kısmı 1950-1960 arasında olmuştur. 1970'te dolar 16 lira olmuştur. Sonra 1984 kararlarında 25 lira olmuştur. Tam 25 lira. Tabii bunlar zaruriydi. Her enflasyon risk hareketinin sonunda bir takım müesseseler zarar görmüştür. Meselâ Türkiye'de sermayeleri Türk lirası ile göstermek mecburiyetindesiniz. Ve bu Türk lirası ile gösterdiğiniz sermaye zamanla aşınıyor. Meselâ bir anonim şirkette, bir banka yahut bir sigorta şirketinde; misalde vereceğim, Türkiye'de batan bankaların çoğunun sahipleri Yemenlidir. Yani bizim hiçbir bankada iştirakimiz yoktu. Ama bu bankalar battı. Batmasının sebebi, diyelim ki %100 enflasyon olan dönemler oldu. Siz hatırlayamazsınız, hatırlayanlar var burda.Yani 1 milyar dolar değerindeki müessesenin değeri ertesi sene 500 milyon dolara iniyordu. Ertesi sene 250 milyon dolara iniyordu. Şimdi bizim başımızdan geçen bir şey var. Bundan takriben 20 küsur sene evvel, bizim bir sigorta şirketimiz vardı. Sigorta şirketine 18 milyon dolar yatırmıştık. Şimdi hiç zarar etmeden, sigorta şirketinin kasasında 2 küsur milyon dolar var. Çalıştırmıyoruz. Yani hiç zarar etmedik. Nasıl oluyor? İşte! Türk lirası olarak tutuyorsunuz, dolar karşısında değer kaybederek şirket yok oluyor. Bu enflasyon hastalığı çok önemlidir. Meselâ Avrupa Birliği'nin en büyük sıkıntısı, çok merkez bankalı, tek paralı oluşudur. İnşallah bizimkiler Avrupa Birliği'ne girerler ama para birimine girmezler. İnşallah bunu düşünen birisi çıkar. Nitekim İngiltere para birliğine girmedi."

Dinleyici:
"Önümüzde Yunanistan örneği varken herhalde bizimkiler girmezler." "
İdris Yamantürk:
Efendim şöyle, şimdi dikkat edin. Enflasyonu yüksek olan bir ülkenin -Akdeniz ülkeleri başta olmak üzere- Yunanistan, İspanya, İtalya vs. bunlarda sıkıntı var ama Almanya'da yok. Almanya'nın işine geliyor bu çünkü Enflasyon olunca Euro'nun değeri düşüyor ve Almanya dünya ile daha güzel rekabet ediyor. Almanya Avrupa'nın endüstriyel efendisidir. Kim ne derse desin. Bizim grubun Almanya ile irtibatı var. Biraz gidip geldim Almanya'ya. Biraz dediğim belki on on beş defa gitmişimdir. Almanya'nın endüstriyel yapısını görmek için gezdim. Ben turist olarak dünyada pek dolaşmış bir insan değilim. Başka birisi var mı? Yok galiba teşekkür ediyorum efendim diyerek sözlerini bitirdi.

 

Paylaş


ÇANAKKALE ZAFERİ’NİN 101. YILINDA ŞEHİTLERİMİZİ RAHMET VE MİNNETLE ANIYORUZ
Milletimiz tarih boyunca çeşitli ve sayısız badirelerden geçmiştir. Bu badirelerin her biri birbirinden ıstıraplı ve kanlı olmuştur. Ama bu ıstıraplı günler bizi birbirimize sımsıkı kenetleyen ve birbirimizi sevmeye sevk eden birer vesile olmuşlardır.  Devamı...

İSTİKLÂL MARŞI KABULU

Yayınlar

Sosyal medya